
Yavuz Selim Han ve canyoldaşı Hasan Can,Mısır seferine çıkacakları gün kayıkla Üsküdar’a geçerler. Nedendir bilinmez Sultan, yoldaşına takılır:
- "Hasan Can kahvaltı yaptın mı?"
Hasan Can cevap verir:
- "Evet sultanım!"
- "Yumurta seversin değil mi?"
- "Evet sultanım!"
Aradan yıllar geçer. Yollar, muharebeler, insanlar, şehirler... Nihayet Mısır seferi biter, İstanbul’a gelirler. Şimdi yine sandaldadırlar. Ama bu kez yönleri Sarayburnu’nadır. Sultan ansızın Hasan Can’a döner:
- "Nasıl bre?"
Cevap ışık hızıyla gelir:
- "Rafadan sultanım!"
Cengiz'i ,Timur'u ,Büyük İskender'i dize getiren Uçsuz
bucaksız çöl...
Gündüzleri Kemik eriten sıcaklık
Geceleri ilikleri donduran soğuk ..
Deriyi delerek ciğerlere dolan ince kum taneleri...
Fırtınalar... Fırtınalar...
Ve bu Dunya Cehenneminin içinde bir Ordu:
Ordu-yu Humayün...
Başlarında ''Ya alırım, Ya ölürüm!'' andı ile dersaadet'ten kopup gelen bir çığ:
Yavuz Sultan Selim Han !
Mihnet,Meşekkat,Acı,Zahmet
Saadete açılan kapının aşılması en zor ,
Fakat en son eşiği....
İdeal yolcuları Bunu aşıyorlar, Konstantiniyye surlarını aştıkları gibi..
Mercidabık'a düşüyorlar,Çaldıran'a düştükleri gibi..
Zafer..Zafer...Zafer!...
Ardından Tevazu tümseğinin En tepe yerinde yine O padişah:
Yavuz Sultan Selim Han:
''Ben Harem-i Şerif'in Hakimi değil, Hadimiyim!''