9/6/2008 · Kategori: ____Tasavvuf___


 Peygamber mescidin kapısında bir sahabeyle oturmaktadır. Uzaktan geçen başka bir sahabeyi gösterir yanındaki:

Ey Allah'ın Resulü şu geçen sahabeyi ben Allah için çok seviyorum, der.

Allah Resulü tebessüm ederek, mübarek elini yanındaki sahabenin sırtına koyar.

Çok güzel. Peki bunu ona söyledin mi? der.

Sahabe hayır manasına başını iki yana sallar. Allah Rasulü devam eder.
Git ve ona bunu söyle!.. der.

Koşar sahabi sevdiği dostuna yetişmek için, yakalar ve gözlerinin içine bakarak;

Seni Allah için çok seviyorum ey kardeşim, der.


Arkadaşı sevgiyle parlayan gözleriyle şaşkın bakar kardeşine ve cevap verir.
Bende seni Allah için çok seviyorum…

Kucaklaşarak ayrılırlar....

Birkaç ay sonra Allah Resulü mescide girerken aynı sahabeyle karşılaşır. Üzgün, bitkin ve ağlamaklı. Nedenini sorar:


Ey Allah'ın Resulü. Geçenlerde sana gösterdiğim ve Allah için bu kardeşimi çok seviyorum dediğim kardeşim vefat etti, der.

Allah Rasulü sırtını sıvazlar bu üzgün adamın. Ve ağzından şu mübarek sözler dökülür:

İyi ki ona sevdiğini söylemişsin


Peki, biz birbirimizi sevdiğimizi söylemek için daha ne bekliyoruz? Tepemize bombaların yağmasını mı?
Bacılarımızın ırzına geçilmesini mi?
Yavrularımızın hunharca katledilmesini, kardeşlerimizin hapishanelerde çürümesini mi?
Yada onun için okunan sela sesini mi?
Birbirimizi sevdiğimizi söylemek için daha ne bekliyoruz?
Onun toprakla hemhal olmasını mı?


Bir zoru başarıp kardeş olduk, hadi daha da zor olanı başarıp kardeş kalalım

Ve kardeşimize, dostumuza sevdiğimizi söyleyelim.
Dostluk ve kardeşliğimizi sevgiyle sulayalım. Sulayalım ki hiç solmasın. Sulayalım ki, yeşeren filizlerden dev sevgi fidanlıkları oluşsun. Sulayalım ki, bitiveren dostluklar ve kardeşlikler yerine, birbirini Allah için seven gerçek sevdalılar oluşsun. Kardeşim, dostum dediklerimiz sevdiklerimiz olsun.

Kalp sevmekten yorulmaz, birbirimizi Allah için sevelim. Bıkmadan, usanmadan, vazgeçmeden, karşılık beklemeden, şart koşmadan….

8/6/2008 · Kategori: ____Tasavvuf___

Atalarımız, "Dost, kara günde belli olur" demişler.
Bir düşünür de bu gerçeği şöyle ifade eder :
"Felaketin faydası, dostlarınızı tanıtmasıdır."
Bir iyiliği yapanın dost; yaptığının da saf iyilik, olup olmadığını anlamak için, iki özelliğe dikkat ediniz...
1) İyilik yapan gururlanıyor mu?
2)Kendisine iyilik yapılan, ezilip minnet altında kalıyor mu ?
İyiliği yapanda gurur ve kibir varsa, yapılan eziliyor ve mahcup duruma düşürülüyorsa, o iyilik, gerçekten iyilik değildir. İyiliği yapan da dostça yapmamış demektir . Çünkü,
"İYİLİK, YAPANI MAĞRUR, YAPILANI MAHCUP ETMEYEN DAVRANIŞTIR."

Gerçek dost, sadece elimizi tutmaz, kalbimize dokunur.
Dostun yanında rahatlar, huzur buluruz.
Derdinizi azaltmak ve taşınır kılmak için, dostun varlığı yeter. Yanımızda olması kafidir. Hatta sesini telefondan duymamız bile, ilaç gibi gelir.

* * *
Bir de, yanınızda olduğu halde, size çok uzak bulunanlar vardır. Bir kuru ve duygusuz gövdeden başka şey hissettirmez size onların varlığı...

* * *
Eğer yanı başınızda oturduğu halde, ona hiçbir zaman ulaşamayacağınızı hissediyorsanız, artık yabancılaşmışsınız demektir.

İYİ DOSTU OLANIN AYNAYA İHTİYACI OLMAZ...

Hazreti Mevlana; dost, dostunun aynasıdır. Her şeyini gösterdiği gibi, hatalarını, eksiklerini, noksanlarını da gösterir. Ancak olumsuzlukları, kırmadan, incitmeden, asla rencide etmeden yansıtır.
Çünkü dostun amacı, eksiği sergileyip utandırmak, küçümsemek, hakaret etmek değildir. Maksadı düzeltmektir. Eksiği gidermek, noksanı tamamlamaktır. Zira dost, dostunu mükemmel görmek ister ve onun olumsuz hallerinden rahatsız olur.
Kendisi gibi bildiği insanın, bir hata ile, bir eksikle, bir günahla malul olmasına dayanamaz. Çünkü dostunun muhabbeti, gerçek bir muhabbettir.
Gerçek muhabbet ise, kendisi için istediğini, dostu için de istemeyi şart kılar. Öyle dostlar vardır ki, kendisinden önce dostunu düşünür.
Dosta sadakatte, en büyük örneğimiz, önderimiz, "sıddik" ismini hakkıyla almış bulunan Hazreti Ebubekir'dir.
Güzeller Güzelinin, her anında tehlike ve ölüm bulunan yolculuğa çıkarken, O'nu yalnız bırakmayan Hazreti Ebubekir idii.


7/6/2008 · Kategori: ____Osmanli Tarihi____

Osmanlıların Başkenti Bursa çalkalanıyordu ...
Macar Kralı Sigismund'un elçileri gelmişti. Halk elçileri görmek için sokaklara dökülmüştü.
Kafile Göründü.Süslü koşumları olan atlara binmişlerdi. En önde elçibaşı gidiyordu. Atını bir seyis tutmuştu. Osmanlılar hayretle fısıldaşmaya başladılar :

''Daha ata binmesini bilmiyor!''
''Koca Kral dediğin padişahımıza at uşağı bile olamaz!''
''Canım sözgelimi öyle dedim!''


Elçiler çok kibirli görünüyorlardı. Böyle görünmelerini Kral Sigismus emretmişti.
''Osmanlıların içine korku salın! Sizi görünce yürekleri korkuyla dolsun! Padişah'ıda korkutun ve ona hangi hakla Bulgaristanı işgal ettiği sorun . Kızarsa yumuşayın,korktuğunu sezerseniz daha çok yüklenin'' demişti..
Oysa bursalılar elçilerle alay ediyorlardı :
-''Kadıınlar gibi süslenmişler, bre!''
''Bunlar nasıl erkek?''

''Adamın başındaki karga tüyüne bakın !Hah hah haaaa!''
''Şu daracık şeyleri niye giyerler ki patlayacak zavallılar!''


Dilimizi bilenler bunları duyunca kıpkırmızı oldu. Elçibaşıda dilimizi biliyordu.
''Hepsini Padişaha şikayet edeceğim !'' diye homurdandı.
Saraya gittiler. Sultan Yıldırım Bayezid kralın elçilerini bir süre beklettikten sonra kabul etti.
Elçibaşı getirdiği hediyeleri Padişaha verdikten sonra üç adım gerileyerek söze başladı .

''Kralımız çok kuvvetlidir,kudretlidir''
Yıldırım Bayezid gürül gürül gürledi:
''Kuvvet ve Kudret Allah-u Teala Hazretlerinindir. Kişilerin Kudreti bizi hiçbir zaman korkutmaz!

Elçi şaşırdı :
''Ama Kralımızın ordusu kalabalıktır''
''Dağ ne kadar yüksek olursa olsun rüzgar herzaman üstünden aşar ''
''Siz rüzgardeğilsiniz ki...''
''Evet ama sizde dağ değilsiniz!Hem bize Yıldırım dendiğini duymuş olmalısınız''
''Evet ama Bulgaristan'ı haklı hakla ve salahiyyetle işgal ettiniz!?''

Yıldırım Bayezid vezirlerine baktı. Hepsi diş gıcırdatıyordu. Elçi fazla sormuştu,Padişah'a hürmetsizlik etmişti. Bu yuzden canları sıkkındı.
Fakat Padişah gülümsüyordu .Ağır ağır kalktı kapıya doğru seslendi:

''Silahtar ağa!... Bize bir Kur'anı Kerim ve Bir de kılıç getir!''
Az sonra Kur'an-ı Kerim ve Kılıç geldi. Sultan Yıldırım Bayezid sağ eline Kur'an-ı Kerim'i aldı, sol eline de kılıcı. Önce sağ elini elçinin yüzüne doğru uzattı :

''İşte Hakk!...'' dedi...
Ardından sol elini uzattı :
''İşte Salahiyyet!....'' dedi ve tahtına oturdu.

''Var cevabımızı Kralına ilet, kendisinden korkmadığımızı söyle. Biz Allah'a güvenir,yalnız O'ndan korkarız. Bütün küffar birleşip üzerimize gelse de Hakk davamızdan geri dönmeyiz...

Bu kadar.....
Sigismund'un elçileri başları önde Padişah'ın huzundan çekildiler ve korka korka şehri terk ettiler...


(Yavuz Bahadıroğlu,Tarihimizden Yaşanmış öyküler,s.69))
5/6/2008 · Kategori: ____Osmanli Tarihi____


Sultan İkinci Osman , Birinci Ahmed Han'ın oğlu olup Mahfiruze Sultan'dan Kasım 1064'de dünyaya gelmiştir.
Şubat 1618'de 14 yaşında tahta geçen ve Genç Osman diye de bilinen İkinci Osman Han Arapça,Farsça,Latince, Yunanca ve İtalyanca bilir,Faris yahut Farisi mahlaslarıyla şiir yazardı.
Genç Osman çok erken inkişaf etmiş büyük zekası ,kuvvetli tahsil ve terbiyesi , sarsılmaz iradesi ve kuvvetli seciyesiyle mumtaz bir şahsiyettir.
Bazı ıstahlar yapmak ve bozulan yeniçerilerden başlayarak devlet-i âliye'yi düzeltme yoluna gitmek istiyordu . Ne var ki etrafında kıymetli devlet adamı bulunmayışı onun şehadetine varacak hadiseler zincirinin vukuna sebeb olmuştur.
Katiller Genç Padişahı hapsettiler ve törece Padişah kanı akıtmak uğursuzluk ve haram sayıldığından boğazlayarak öldürmeyi planladılar..
Ancak Genç Osman körpecik yaşına rağmen her serinde üzerine gelen katilleri bertaraf ediyor ve ''Ben size ne yaptım, Padişahınız değilmiyim !'' diye isyan ediyordu...
Bu yiğit Padişahla silahsız baş edemeyeceğini anlayan katiller Padişah'ı arkasından baltalayarak şehit ettiler....

Sultan II.Osman'ın şehadeti çok buyuk ,derin ve unutulmaz tessur uyandırmış ve hatta umumi teessur muhalif dillerde mersiyeler yazılmasınasebeb olmuştur.  

Bunlar arasında Nev'i maslahlı Hüseyin Bin Sefer'e ait şu mersiye en güzellerinden biridir :

Bir şah-i âli şân iken şâh-i cihâna kıydılar
Gayretli genç aslan iken şâh-ı cihan'a kıydılar

Gazi bahadır Han idi ,âli neseb sultan idi
Namıyla Osman Han idi ,şah-i cihana kıydılar



4/6/2008 ·
قلبي الصغير
حين ولدت أعطيتــني قلباً صغيراً خاليـــــــاً
ملأتـه حبـــــــاً لــك حباً نقياً صافـيــــــــا
أنت حبيبي ومالكـــــي حبك في قلبي يزيــــد
يا من يسرني قربــك سوى رضاك لا أريــد
قلبي بذكرك يطمئـن يدعوك ربّي العاليــا
سبحانك وبحمـــــدك يرجوك عفواً وعافيـا
شكراً لما أهديتـنــــي قلباً بذكرك يخشــــع

ثبته ربي بفضلـــــك حتى يطيع ويسمــــع

أشكو إلى الله
أشكو إلى الله كما قد شـكــــا أولاد يعقوب إلى يوســـــــف
قد مسني الضر وأنت الــذي تعلم حالي وترى موقفـــــي
بضاعتي المزجاة محتـــــاجــــة إلى سماح من كريم وفـــــــــي
فقد أتى المسكين مستمطـراً جودك فارحم ذله واعطـــــف
فأوفي كيلي وتصدق علـــــى هذا المقل البائس الأضعــف

أرى الدنيا
فإمــا أن أخلــــد في نعيــــم وإما أن أخلد في عـذابـــــــي
أرى الدنيا لمن هي في يديــه عذاباً كلما كثرت لديــــــه
تهين المكـرمـين لـهـا بصغــر وتكرم كل مـن هانت عليــه
إذا استغنيت عن شيء فدعه وخذ ما أنــت محتـــاج إلـيـــه
لدوا للموت وابنوا للخـراب فكلكم يصيــــر إلى تبـــــــاب
لمن نبني ونحــــن إلى تــــراب نصير كما خلقنا من تـــــراب
ألا وأراك تبذل يا زمـانــــي لي الدنيا وتسرع باستلابـي
وإنك يا زمان لذو صـــــروف وإنك يا زمان لذو انقـــلاب

سأسأل عن أمور كنت فيهــا فما عذري هناك وما جوابـي




3/6/2008 · Kategori: ____Osmanli Tarihi____

Bağdatta Patlama!
Bağdatta yine intihar saldırısı !
Bağdatta polis merkezine füze atıldı!

Son yılların Bağdat'ı bu ;ama ben ''Bağdat'' dendiğinde hâlâ gencecik bir anakuzusu ile ona Kayıkçı Kul Mustafa'nın yaktığı meşhur ağıtı hatırlıyorum :


Bağdat Kapısını Genç Osman açtı
Gören Düşmanların Tedbiri şaştı
Kelle koltuğunda üçgün savaştı
Şehitlere serdar oldu Genç Osman....


Bu ''Genç Osman'' hikayesi ilginçtir. Bağdat'ın dört yandan vurulduğu ,gençlerimizin ise para dışında değer tanımadığı şu devirde, hikaye daha ilginç ve anlamlı hale geliyor...

Bir fedakar genci (Genç Osman) nasıl bir anne babanın ,nasıl bir çevrenin ,ne tür bir eğitim  sisteminin yetiştirdiğini düşünüyorum.

Devir Sultan Dördüncü Murad devri....
Bağdat'a sefer açılmış ,gönüllü kayıtları başlamıştır. Davullar vuruluyor;tellarlar, Sadrazam Hüsrev Paşa'nın emrini herkese duyuruyorlardı:

''Duyduk duymadık demeyin.Bağdat'a seferimiz var. Sadrazam Efendimiz gün görmüş,devran sürmüş olanların orduya katılmasını emir buyuruyorlar. Bıyığında tarak durmayanlar orduya gönüllü olamayacaklardır! Duyduk duymadık demeyin!''

Genç Osman henüz 17. sinde bir civandı. Bıyıkları henüz terliyordu. Yani Sadrazam'ın öngördüğü gibi ''Bıyığını balta kesmez'' bir yiğit değildi. Yinede ne yapıp yaptı kendini gönüllü yazdırıp asker oldu..

Derken, günlerden birgün Çavuşağa fark etti Osman'ın çocuk yaşta olduğunu... Fark etmesiyle '' Ordu-yu Humayun'a sıbyan karıştı bre,bu ne nâbeca iştir'' diyerek kaptığı gibi sadrazam'ın önüne attı.

''Emr-u ferman dinlenmemesi bir tarafa bırakılırsa,Devletlüm,gendisi akça pakçadur ve dahi yüreği pekçedur,cesaretine şahidim''
''İsmin gelsin evvelemirde,kimsun?'' diye sordu Sadrazam Hüsrev Paşa..
''Osman'dır, İlla velakin yaşlı serdarlar gençliğimden kinaye bana Genç Osman derler Devletlüm. ''

Hüsrev Paşa Kaşlarını çattı:
''Bre nâdan! Biz 'Bıyığında tarak durmayan gencecikler orduya girmesin' deyu ferman etmedik mi ,tellalar bağırtmadık mı? Daha ne demeye orduya girersin? Ferman dinlemeyen fermanlı olur bilir misin? ''

Genç Osman son derece sakindi. Hatta Meydan okur gibi bakıyordu sadrazama..
''Devletlüm'' dedi.''Benim bıyığım da tarak durur''

Sadrazam da yanındakilerde haretler içinde kaldılar. Delikanlının bıyığı yeni terliyordu. O bıyıkta değil tarak durdurmak, hatta bıyığı tutmak dahi mümkün değildi.
Sadrazam hışımla elini yeleğinin üst cebine attı. Sert kemikten yapılmış tarağını Genç Osman'a uzattı:
'' İşte sana tarak! Görelim olmayan bıyığında nice duracak ?''

Genç Osman hiç duraksamadan tarağı aldı,sert bir hareketle üst dudağına sapladı. Kan ağzının iki yanından süzülürken Sadrazam'a gülümsedi.

''Gördüğünüz gibi bıyığımda tarak duruyor Devletlü Efendim! Emrinize karşı gelmiş değilim. Bütün dileğim vatanıma milletime hizmet etmektir. ''

Hüsrev Paşa ve oradaki herkes gördükleri karşısında oldukça duygulanmışlardı. Vatan-Millet sevgisi olursa ancak bu kadar olurdu. Sadrazam delikanlıyı kucakladı ve alnından öptü.

''Berhüdar ol Genç Osman! Bu orduda senin gibi yiğitler olduktan sonra ,yalnız Bağdat'ı değil dünyayı fethetsek gerektur! Ruhsat verdim ,Ordu-yu Humayun'da kalabilirsin. Göreyim seni eyi ceng-u cidal eyle!''

Ertesi Gün Bağdat'a hücum başladı .Genç Osman en önlerdeydi. ''Allah! Allah!'' sesleriyle atılıyor,ortalığı kırıp geçiriyordu. Birden sancaktarın vurulduğunu gördü. Sancağı kaptığı gibi, ''Allah Allah!'' diye naralar atarak kaleye tırmandı. Sancağı burca dikti. O sırada can yerine saplanan hain bir okla şehid oldu. (1630) Ama nâmı yüzyıllar boyu dillere destan ,söylendi:


Genç Osman dediğin bir küçük aslan
Bağdat'ın içine girilmez yastan
Her ana doğurmaz böyle bir aslan
Allah Allah deyip geçti Genç Osman


(Yavuz Bahadıroğlu,BizOsmanlıyız s.208)
3/6/2008 · Kategori: ____Osmanli Tarihi____

 

Yavuz Selim Han ve canyoldaşı Hasan Can,Mısır seferine çıkacakları gün kayıkla Üsküdar’a geçerler. Nedendir bilinmez Sultan, yoldaşına takılır:
- "Hasan Can kahvaltı yaptın mı?"
Hasan Can cevap verir:
- "Evet sultanım!"
- "Yumurta seversin değil mi?"
- "Evet sultanım!"

Aradan yıllar geçer. Yollar, muharebeler, insanlar, şehirler... Nihayet Mısır seferi biter, İstanbul’a gelirler. Şimdi yine sandaldadırlar. Ama bu kez yönleri Sarayburnu’nadır. Sultan ansızın Hasan Can’a döner:
- "Nasıl bre?"
Cevap ışık hızıyla gelir:
- "Rafadan sultanım!"

 

 

Bir Gün Piri Mehmed Paşa niçin bu kadar sade giyindiğini sordu Yavuz Sultan Selim Han'a .

Aldığı cevab dillere destandır...

''Sadrazam ve dahi vezirlerin süslü giyinmesi padişaha olan saygılarından ileri gelmektedir.

Biz Yaratıcımızdan başka kime saygı göstermeye mecburiz ki ,böyle bir külfete katlanalım. ?

Yaratıcımız ise bedenin dışına değil, içindeki iman cevherine bakar!''....

 

Tih Sahrası...


 Cengiz'i ,Timur'u ,Büyük İskender'i dize getiren Uçsuz
bucaksız çöl...

Gündüzleri Kemik eriten sıcaklık

Geceleri ilikleri donduran soğuk ..

Deriyi delerek ciğerlere dolan ince kum taneleri...

Fırtınalar... Fırtınalar...

Ve bu Dunya Cehenneminin içinde bir Ordu:
Ordu-yu Humayün...

Başlarında ''Ya alırım, Ya ölürüm!'' andı ile dersaadet'ten kopup gelen bir çığ:

Yavuz Sultan Selim Han !

Mihnet,Meşekkat,Acı,Zahmet

Saadete açılan kapının aşılması en zor ,
Fakat en son eşiği....

İdeal yolcuları Bunu aşıyorlar, Konstantiniyye surlarını aştıkları gibi..

Mercidabık'a düşüyorlar,Çaldıran'a düştükleri gibi..

Zafer..Zafer...Zafer!...

Ardından Tevazu tümseğinin En tepe yerinde yine O padişah:

Yavuz Sultan Selim Han:

''Ben Harem-i Şerif'in Hakimi değil, Hadimiyim!''

21/5/2008 · Kategori: ____Osmanli Tarihi____

 
Sultan I Ahmed ile Kösem Sultan!ın oğulları ,4.Murad'ın kardeşi Sultan İbrahim 5 Kasım 1616'da dünyaya geldi.  1640-1648 yılları arasında 8 yıl padişahlık yaptı.
18 Ağustos 1648'de cebren tahttan indirdiler ve Evliya Çelebi'nin deyişi ile ''Mazlum İbrahim Han'ı boğarak şehid ettiler'' (Henüz 32 yaşındaydı)

^*^*^*^

Lakabı ''Deli'' olan bu padişah, acaba gerçekten Deli miydi?

Okul kitablarımız ''evet'' diyor, ''Sultan İbrahim tam bir zırdeliydi!''

Açıkca şunu ifa etmeliyim ki, Cumhuriyeti Türkiyesi, eski köklerin üzerinde kendini geliştirmeye çalışacağına, kökleri ile gereksiz bir rekabete girdi,Osmanlı ile yarışa kalkıştı.
Bu ''abes'' yarışın galibi olmazdı,çünkü Osmanlı ile yarışmak kendi kendimiz ile yarışmak anlamına geliyordu.
Nihayetinde ''Biz Osmanlıyız!''
Ayrıca da Osmanlıyı geçmek imkansız!

Övünmemiz, ilham ya da ders almamız gereken geçmişimizle yarışmaya kalkıp, geçemeyince hırçınlaştık .
Geçmişimizi geçmemiz şartmış,yoksa tutunamazmışız gibi düşünerek kendi kendimize saldırır gibi geçmişimize saldırmaya başladık. Kendi kendimizi karalar gibi geçmişimizi karaladık. 
Sultan II.Abdulhamit Han'a ''Kızıl Sultan'' ,Vahdettin Han'a ''Hain Sultan'' damgası vurduk..
Kimisine ''yobaz'' kimisine ''gerici'' dedik..
Bu arada Sultan İbrahim Han'ın talihine de ''Deli'' lakabı düştü!
Fatih Sultan Mehmet Han gibi, neredeyse tüm dünyanın selamladığı büyük padişahların,bu karalama kampanyasının dışında tutuldduğunu sanmayın, dönem dönem malsef onlarda nasiblerini aldılar!
Tarih 3 Mart 1924 Mecliste Hilafet kaldırılması görüşülürken ,seçimle değil tayinle millet vekili olan za'tlardan biri :
''Efendiler! Millete hizmet etmiş tarihimizde bir çok sadrazamlar görebilirsiniz. Fakat Padişah görmek için müşkilat çekersiniz. Bunların tahta bağlı olma sebebleri yalnız menfaat,ihtiras;bundan ibarettir. Türk milletinin bu kadar geri kalmasının sebebi padişahlardır.. Bu padişahlar bidayet-i saltanatlarında hiç birsey yapmamışlardır. Bu tarihi (Osmanlı Tarihi) yukarıdan aşağıya tetkik ederseniz ,hep cinayet, şahsi itiras görürsünüz..
Sultan Fatih'ten mi bahsedeceksiniz? Benim gözümün önüne, onun, sırf bir arzusu için en kıymetli sadrazamımız olan Mahmud Paşa'yı katletmesi geliyor. Devri baştan aşağıya cinayettir. Mazisi cinayetlerle dolu ve Türk milletine hizmet etmemiş bulunanbir aile.....(İkinci Meclis Zabit Ceridesi,cilt7,s.31'den özet olarak)

^*^*^*^
Başka söze ne gerek var ? O devrin önder isimlerinin Osmanlı tarihine ve tarihi inşaa eden isimlere bakışı böyleydi deyip geçelim. Fatih Sultan Mehmed Han'ın nasibdar olduğu kinden ,Sultan Mustafa mı mahsur kalacaktı ? Ona da bir kulp takıb ''deli'' deyiverdiler... 
Aslında bunu ilk kullananlar onu katledenlerdi. İşledikleri cinayet yüzünden tarihin ve kişilerin vicdanlarında mahkum olma korkusu yüreklerini sarınca,sıyrılma çareleri aramaya koyuldular. Sultan Mustafa'nın balıklara inci-mercan atmasını ''delil'2 göstererek ''deli'' demeye karar verdiler. 
''Deli! Çünkü balıklara inci mercan atıyor! Balık inciden ne anlar!''
''Balık'' anlamaz ama ''Hâlık'' anlar! Ne demişti atalarımız ''iyilik yap denize at,balık bilmezse Halık bilir''.   

Sultan Mustafa son derece dindarane bir zarafetle,aslında arkasındaki hizmetkarlara,halayıklara,cariyelere''sadaka'' veriyordu..
Kendisi dairesine çekilince,havuza attığı altınlarla kıymetli taşların,arkası sıra gelen hizmetkarlar tarafından toplanıp bölüşüleceğini çok iyi biliyordu...


Bugun bile Sultan İbrahime deli diyenler, Rus halkının gerçekten deli olan Rus çarı deli Petro'ya ''Büyük Petro'' dediğini hatırlatıp azıcık sıkılmalıdırlar ...

 

21/5/2008 · Kategori: ____Tasavvuf___

Beden dükkânında eskicilik yapacağına, gönül yurdunda devlet kursana!

"Allah" diyorsun ve sana "buyur" denmediğini sanıyorsun; senin "Allah" diyebilmen, "buyur"u da içinde barındırmaktadır. Seni yaratan seni sevmeseydi, sana adını andırır mıydı hiç?

Kendi yüreğinin dilini çözersen, âlemdeki bütün dilleri anadilin gibi konuşur ve anlarsın. Kavga, anlayamamanın ve anlaşılmamanın çocuğu. Kendi yürek dillerini çözemeyenler, hatta böyle bir dilin varlığından bile habersiz olanlar, dünya barışından söz ediyorlar: Hıhh!..

Yeryüzünde "bu benimdir" diyebileceğin, can dâhil, bir şeyin varsa, sen gücünün zirvesine erememiş ve özgürlüğün tadını henüz alamamışsın.

Ey güzel insan!
Ey aşkın doruklarında yaratılış gerçeğine dokunup gönül nağmeleriyle mest olan! Mirac'ı gerçekleştirenin nurunda kendi özünü seyreden!
Yeryüzü, sen yaşayasın diye yaratıldı. Ay ve Güneş, senin nurundan ışık aldı ve sana aydınlık oldu. Denizler, senin gemilerin yüzsün diye coştu. Irmaklar ve dereler, tarla ve bahçelerin sulansın diye akmaya izin aldı. Gökkuşağı sana gülümsesin diye yedi renge büründü. Rüzgâr, sana nefes olsun diye esiyor. Yıldızlar ve gezegenler, etrafında pervane gibi dönüyor ve seni tavaf ediyor.
Ey insan!
Bilseydin kendi kıymetini, kıymet bilmezlerin önünde eğilmez ve gerçek özgürlüğün tadını tadardın. Biliyor musun, cennet, dünyada ruhunu özgür kılabilmişlere verilecek olan armağandır. Cennet, özgür kalabilenlerin yurdudur. Cennet, yalnız Allah'a kul olanların ebedi vatanıdır..




« Önceki ::